HASTALIK NASIL BAŞLAR
Hastalık sebepleri başında gelen beslenme hataları sonucunda mide ve bağırsaklarda çürüyüp mayalanan gıdaların metabolizma atıkları kısmen dışarı atılır, kısmen dokularda birikir. Dokulardaki atıklar çoğaldıkça, iltihaplanmaya (çöplüklerdeki gibi yanmaya) ve gaz oluşturmaya başlar. Bu yakıcı madde ve gazlar (antijenler) dokularda ağrı, sızı, iltihap ve alerjiye yol açar. Bu durum devam ettiği sürece, akla gelebilecek her tür hastalık ortaya çıkabilir.
Ancak bağışıklık sistemi bu duruma müdahele ederek ateşi yükseltir. Yükselen ateş kanı ısıtır, nefesi, kalp atışlarını ve kan dolaşımını hızlandırır. Isınan kanda, dokuları temizlemekle görevli mikroplar, lökositler ve lenfositler çoğalır. Bağışıklık sistemi bu şekilde zararlı bakteri ve virüslerin çoğalmasını engellemeye ve dokuları toksinlerden temizlemeye çalışır . Örneğin çocuk felci virüsünün üreme hızı 40° C derecede 250 kat azalırken, zatürreden sorumlu bakteri 41.1° C derecede yok olur.
Bağışıklık sistemi, ısınan kan, kandaki görevli hücreler ve mikropların erittiği zararlı maddelerden dokuları arındırmak için farklı yollar kullanır. Bademciklerden şişme ve iltihaplanmayla, deriden terleme, döküntü ve sivilcelerle, akciğerlerden nefesle ve öksürükle,- beyinden hapşırma, burun kanaması, burun akıntısı, geniz akıntısı, kafa ve kulak arkası yaralan, kulak kiri ve iltihabıyla, böbreklerden idrarla, mide ve safra kesesinden kusmayla, karaciğer ve bağırsaklardan ishalle dışarı atarak kurtulmaya çalışır. Saç dökülmesi ve tırnak uzaması da toksinleri vücuttan uzaklaştırma yollarıdır. Bu semptomların hiçbiri hastalık değildir, bağışıklık sistem i nin normal savunma mekanizmasıdır. Ateşi düşürmek, öksürüğü engellemek burun akıntısını durdurmak, antibiyotik kullanmak, bademcikleri aldırmak bağışıklık sistemine yapılan büyük bir haksızlık ve zulümdür.
Allah sağlığımızla ilgili bütün hatalarımız karşısında sonsuz rahmetiyle muamelede bulunur ve her adımda bir kurtuluş yolu gösterir Ancak çoğu insan Allah’ın her adımda lütfettiği rahmetine isyan ve ihanetle karşılık vermektedir.
İnsanlık tarihinin hiçbir döneminde, bu kadar zararlı, bu kadar bol ve bu kadar çeşitli yiyecek bir arada tüketilmemiştir. Bu yüzden günümüzde insanın karaciğeri çöplüğe, vücudu hastalık batağına dönmüştür. Bu durumdan ilaç veya cerrahi müdahalelerle kurtulmayı düşünmek, tehlikenin boyutunu bilmemekten kaynaklanır.
Birçok hastalığın temeli Yanlış yaşam tarzıdır.
Yaşam tarzı değiştirilmeden, mide ve bağırsaklar tedavi edilmeden, sindirim düzeltilmeden, karaciğer temizlenmeden, oruç tutmadan hiçbir gıda, doğal da olsa hiçbir ilaç ya da bitki, tek başına bedenin iyileşmesini sağlayamaz.
Allahü Teala, Hz. Adem (a s.) için yarattığı yiyeceklerin sindirim kurallarını belirlemiştir. Bu kuralları değiştirmek veya onlara bir şey eklemek mümkün olmadığına göre, bu kurallara sımsıkı sarılmaktan başka çaremiz yoktur.
Midede sindirimi tamamlanan besin maddeleri bağırsaklara iner. Bağırsaklarda birinci hazım tamamlanır, besin emilir ve karaciğere yani ikinci hazma gönderilir. Birinci hazımda parçalanmayan besin kalıntıları bağırsaklarda doğal olarak yaşayan vazifeli mikroplar tarafından parçalanarak vitamin, şeker, hatta protein üretilir. Toksik maddeler ise nötrolize edilerek hızla dışarı atılmaya çalışılır.
Herhangi bir sebeple kullanılan antibiyotik (anti-karşı, biyo-hayat, yani hayat karşıtı) vücutta ve özellikle bağırsaklarda yaşayan, sağlığı korumakla görevli mikropları yok eder. O zaman faydalı mikropların yerini zararlı mikroplar ve tek hücreliler doldurur.
Tek hücreliler ve yabancı mikroplar bağırsaklara gelen besinden çeşitli toksinler üretir, toksinleri kana karıştırmadan dışarı atmakla görevli bağırsak tüycükleri çürür. Tüycüklerin çürümesiyle kelleşen bağırsaklarda yaralar oluşur ve koruma görevini yapamayıp, faydalı maddelerin yanısıra zararlı maddeleri de kana karıştırır.
Zararlı maddelerle ağırlaşan kan, karaciğere geçer. Karaciğer, bu kanın bir kısmını temizleyerek kalbe, bir kısmını da böbreklere gönderir. Ancak kandaki zararlı maddelerin oranı arttıkça, karaciğerin bunları temizlemesi
zorlaşır. Bu durumda atık maddeler karaciğerde birikerek yağlanma, büyüme, kistlere sebep olur. Karaciğer kanı yeteri kadar temizleyemez hale gelir. Kanda zararlı maddelerin çoğalmasıyla kan ağırlaşır.
Bağışıklık sistemi, ağırlaşan kanın dolaşımını hızlandırmak ve atıkları çıkartmak için, damarları daraltmak ve tansiyonu yükseltmek zorunda kalır. Ancak hasta, tansiyon düşürücü aldığında, damarlar zorla genişler, kan dolaşımı yavaşlar. Toksinlerle yoğunlaşan kan damarlarda atık bırakır, dokuları kirletir, kılcal damarları tıkar.
Kan, daralan ve tıkanan kılcal damarlardan organların dokularına gerektiği gibi ulaşamadığı için yeterli gıda ulaştıramaz. Aynı zamanda metabolizma atıklarını dokulardan uzaklaşatıramaz. Sonuç olarak, hücre ve organlar aç kalır ve sürekli atıklarla uğraşmaktan asıl görevini yapamaz hale gelir.
Her bir hücre ve her bir organ belli bir titreşimle çalışır (Allah’ı zikreder). Ancak, atıkların birikmesiyle ağırlaşan hücrelerin titreşim frekansları bozulur (Allah’ı zikirden ayrılır).
Hadislerde Hastalık Sebepleri ve Tedavi
Peygamberimiz (s.a.v.) Allah’ı zikirden ayrılmayan hayvanı avcı avla- yamaz”, buyuruyor. Sağlıklı hayvanı ne yırtıcı bir hayvan ne de avcı avla- yamaz. Zikirden ayrılmayan organ da hastalanmaz. (Bilimsel araştırmalar, avlanan hayvanların tamamının hasta olduğunu göstermiştir.)
Hadis-i Şerifler de: “Bir kimse üstüste üç gece ateşlenirse, anadan doğduğu gün gibi günahlarından çıkar”, “Kulun hastalığı hatalarını giderir. Ateşin altın ve gümüşün kirini gidermesi gibi”, “Az yemek az günahtır” , “Hastalığınızın günahlar, ilacınızın da istiğfar olduğunu unutmayınız”, “Hastalarınızı yiyip içmeye zorlamayın. Allah, onları yedirir ve içirir”, buyrulmuş- tur.
Bu hadislerde hata, günah ve hastalık kelimeleri aynı anlamda kullanılmıştır.
Demek ki tedavi olmadan önce hastalığa götüren hataları araştırmak gerekir.
Bir kadın Peygamber Efendimize gelerek “Ben saralıyım. Allah’a dua ediver” dedi. Peygamber Efendimiz, “Dilersen sabret, sana cennet verilsin, dilersen sana şifa vermesi için Allah’a dua edivereyim” dedi. Kadın “öyleyse sabredeceğim” dedi.
Bu kadın, cennet karşılığında Allah’tan bile şifa dilememiş, sabretmeyi seçmiştir. Biz ise,en ufak bir rahatsızlıkta, içeriğini araştırmadığımız ilaçlarla vucudun dengesini altüst ediyor, ameliyatla organları aldırıyor ve cenneti umut ediyoruz.
Peygamberimiz (s.a.v.) bir hastayı ziyarete gitti ve iktabip getirtti “Bu adamı tedavi edin” buyurdu. Tabipler ‘Ya Rasulallah, bizler cahiliye devrinde ilaç hazırlardık, tedavi ederdik. İslam’a girdiğimizden beri tevekkülü seçtik.” dediler. Peygamberimiz (s.a.v.) “Onu tedavi edin.” buyurdu.
Demek ki hastalığa sabretmek ve tevekkül etmek mükemmel seçimdir, ancak tevekkül edemeyenler için tedavi de caizdir, fakat tedavi ararken “Haramla tedavi olmaz” Hadis-i Şerifini unutmamak gerekir.
Az yemeye başlayan bu hadislerdeki gerçeği kısa zamanca anlar..
Bağışıklık Sistemi
Bağışıklık (Immünite) vücudun yabancı maddelere yani antijenlere karşı kendini koruma yetişidir. Vücuda zarar verebilecek veya kendine has özelliklerini değiştirebilecek her tür antijeni (yabancı maddeyi) tanıyarak, vücudu bunlara karşı farklı savunma yöntemleriyle korumak bağışıklık sisteminin ana görevidir.
Antijenlere örnek olarak mizaca uygun olmayan besin, toksik madde, kimyasal ve sentetik ilaç gibi cansız maddeleri,- virüs, mantar, bakteri, mu- tasyona uğrayan genler ve hücreler gibi canlı organizmaları gösterebiliriz.
Bağışıklık sistemi, vücut içerisinde detaylı ve dinamik bir iletişim ağı aracılığıyla, milyonlarca farklı düşmanı tanıyıp ayırdedebilme ve hatırlama yeteneğine sahiptir.
Bağışıklık sisteminin, zararlı maddelerin (antijenlerin) vücuda girmesini engelleyen dış ve iç bariyerleri vardır. Dış bariyerler deri, tırnak, kıl-kirpik- saç, göz-ağız-burun mukozası, gözyaşı enzimleri ve terdir.
Sağlıklı vücutta zararlı maddeler dış bariyerler tarafından tutulur, içeri girmesine izin verilmez. Antijenler dış bariyerleri geçmeyi başarırsa, iç bariyerlerin saldırısına uğrar. İç bariyerler, canlı antijenlerin çoğalmasını ve yayılmasını sınırlar ya da onları yok eder, cansız antijenleri ise ya nötralize eder ya da dışarı atar. Örneğin, gıda ile alınan zararlı maddeler mide ve/veya bağırsakların immün bariyerini aşamaz. Enzimlerle parçalanır, nötrolize edilir ya da izole edilerek kusma ve/veya ishalle dışarı atılır. Bağırsaklardan karaciğere ulaşmayı başarırsa karaciğer enzimleriyle yok edilir. Cilt, solunum veya karaciğer yoluyla kana geçerse kan bariyeri ile karşılaşır.
Bağışıklık sisteminde iç bariyer olarak en büyük görevlerden biri lenfosit adlı beyaz kan hücrelerinin üzerindedir. Bu lenfositlerin bir kısmı antijenlere karşı antikor üretir. Antikorlar zararlı maddelere (antijenlere) tutunarak onları kolay parçalanır hale getirir. Kandaki lökositler ise parçalanmaya hazır hale gelen bu antijenleri sararak yok eder. Bazı lenfositler ise doğrudan zararlı maddelere saldırır, sarar ve yutar.
Bağışıklık sistemi, geçirilen her hastalıkla birlikte uygun bir koruma yöntemi geliştirir ve bunu hafızasında yıllarca saklar. Bu bilgi anne sütü ile çocuğa geçer. Bağışıklık sistemi tekrar aynı hastalıkla ya da antijenle karşılaştığında, hızlı ve etkili bir şekilde tepki verir. Doğada milyonlarca doğal antijen (mizaca uygun olmayan besinler, zehirli bitkiler, zehirli böcekler, mikroplar vs.) bulunur. İnsan vücudunda bu antijenlerin her birine karşı antikor üretilmektedir. Bağışıklık sisteminin antijenlere (düşmanlara) verdiği tepki yeteri kadar etkiliyse her türlü kaza, hastalık, bakteriyel ya da kimyasal saldırıya karşı koruma sağlanır,- yeteri kadar etkili değilse, alerji oluşur.
İlk zamanlarda vücudun antijenlere verdiği her türlü tepki “alerjik reaksion” olarak adlandırılırdı. Bu doğaldır çünkü, eskiden günlük hayatta suni veya sentetik antijenler bulunmadığından bağışıklık sisteminin reaksiyonları da normalin dışına çıkmıyordu. Fakat günümüzde yiyeceklerde 3000’den fazla kimyasal bulunmaktadır ve bir yılda alınan yalnızca pestisitin miktarı 1.81 kg. dır. Bununla birlikte bağışıklık sisteminin hiç bir şekilde tanımadığı sentetik katkı maddeleri ve GDO ürünleri kullanılmaktadır. Bu tür antijenlere karşı bağışıklık sisteminde hali hazırda bir savunma programı bulunmamakta, bağışıklık sistemi bu antijenlerin her birine karşı ayrı ayrı ve tamamen yeni savunma stratejileri geliştirmek zorundadır. Bu savunma stratejileri doğal antijenlere karşı gösterilen tepkilere benzemediği için “allerjik reaksiyon” olarak değil, “hastalık” olarak kabul edilmektedir.
Burada bağışıklık sisteminin işini zorlaştıran diğer bir faktör de gıda ve vücut bakım endüstrisinde kullanılan katkı maddelerinin binlerce farklı versiyonunun bulunmasıdır. Bu katkılar sürekli olarak güncellenmekte ve yenileri eklenmekte, bu da yetmezmiş gibi farklı farklı kombinasyonlar halinde kullanılmaktadır.
Günümüzde çocuk ve gençlerdeki alerjinin en büyük nedeni aşılar ve GM katkı maddeleri, yetişkinlerde ise kortizon, androjen, östrojen ve insü- lin gibi protein yapılı rekombinant DNA ilaçlardır. Ayrıca bazı ilaçlar (antibiyotikler, salisilatlar vs), kendi yapısında protein bulunmamasına rağmen, vücuttaki proteinle birleşerek protein özelliği kazanır ve bağışıklık sisteminin savunmasını baskılar.
Alerji tedavisinde genellikle, alerjik reaksiypflu aktif bir şekilde baskılayan kortikosteroidler (kortizon gibi) ve antitibiyotikler kullanılır. Ancak alerjinin bastırılmasında kullanılan bu ilaçlar bağışıklı Sistemini tahrip ederek daha derin ve daha şiddetli alerjilere yol açar.
Alerjiye karşı ilaç kullanmanın ne büyük bir çelişki ve kısır döngü olduğunu daha iyi anlayabilmek için alerjinin gelişmesini gözden geçirelim:
Vücutta metabolik atıklar (antijenler) biriktiğinde ateş yükselir ve kandaki lökosit sayısı artar. Isınan kan ve lökositler metabolik atıkları kolaylıkla parçalar ve burun akıntısı, öksürük, hapşurma ve terleme ile vücuttan dışarı atar. Margarin, hidrojenize yağ, katkı maddeleri gibi sentetik kaynaklı atıklar ise vücuttan ancak iltihap, sivilce ve çıbanlar aracılığıyla dışarı atılabilir.
Hastalık Nedir
Organizmada bütün sistemler, organlar, hücreler, hücre organelleri ve üretilen bütün maddelerin zerrecikleri birbirinden haberdardır ve mükemmel bir uyum (homeostasis) içindedir Bağışıklık sistemi bu uyumu titizlikle muhafaza eder, bu uyuma zarar verebilecek veya değiştirebilecek her tür maddeyi antijen(düşman) olarak kabul eder ve duruma göre savunma programı geliştirir Mizaca uygun olmayan doğal besinler, GM ve katkılı hazır ürünler, bütü^ tlbbj jlaçlar, kimyasal maddeler (deterjan, vücut bakım ürünleri vb.) antijen Sınıfına dahildir. Bu antijenlerden herhangi biri sindirim, solunum veya cilt yoluyla organizmaya girdiğinde bağışıklık sistemi geliştirdiği savunma taktiğini devreye sokar. Hastalık sebeplerini bilmeyenler için, bağışıklık sisteminin dengeyi koruma (‘homeostasis’i) savunması hastalık olarak görünür ve gerçek hastalık gözardı edilmiş olur.
Az Çiğnemek
Sindirim, ağızda tükürük bezlerinin salgıladığı fermentler ile başlar. Organik asitler, aromatik maddeler ve tuzlar çiğneme sırasında fermentlerle karışır ve bir kısmı ağızdaki kılcal damarlara süzülür. Karbohidratların ağızda başlayan sindirimi midede aynı enzimlerle devam eder.
Alınan besinin kimyasal yapısı hakkında toplanan veriler ağızdaki akupunktur noktaları vasıtasıyla beyne gönderilir. Beyin bu bilgiyi analiz eder ve sindirimi buna göre programlar. Besin ne kadar iyi çiğnenirse, beyin sindirim sistemini o derece iyi hazırlar. Yeterince çiğnenen bir besinin tadı ve kokusu ağızda dağılır ve kaymağa benzer bir nesne (kimus) haline gelir. Bu ise 15-40 çiğneme hareketi ile sağlanabilir.
Ağızda çok miktarda akupunktur noktası bulunur (her bir dişin dibinde 2’şer tane). Çiğneme esnasında besinlerden ayrılan enerji bu noktalan vasıtasıyla vücudun genel enerji dolaşımına karışır. Bu yüzden küçük yudumlarla içmek ve küçük lokmalar halinde yemek gerekir.
Süt, et suyu, meyve-sebze suyu veya su küçük yudumlarla alınır, ağızda ılıtılır, tükürükle iyice karıştıktan sonra yutulur Gıdalar yeterince çiğnenmezse, sindirim ilk basamaktan itibaren bozulur
Hızlı yiyen daha çok yemeye mecbur kalır, çünkü vücut sadece kimyasal bağlantıları çözme işlemi sonucunda oluşan enerjiyi kullanır, ağızdaki akupunktur noktaları vasıtasıyla besinden alınması gereken enerjiyi kullanamaz. İyi çiğnenmemiş yemek, kütleler halinde mideye gelir. Mide bu kütleleri hazmedemez, sadece çürütür. Taze ekmek, beyaz ekmek (özellikle kan grubu “0” için) ve et parçaları (özellikle kan grubu “A” için) en zararlısıdır.
Midede çürümeye başlayan kütleler ve parçalar bağırsaklara iner ve orada çürümeye devam eder. Bağırsaklardaki çürüme kandaki lökositleri (akyuvarlar) artırır. Bağışıklık sistemi bu duruma karşı koruma programı geliştirmek zorunda kalır. Bu hata, her yemekle birlikte tekrarlandıkça, bağışıklık yetmezliğine kadar götürür.
Ancak taze meyve ve sebzelerin lifleri, çekirdekleri ve kabuklarında böyle bir tehlike sözkonusu değildir. Bunlar bağırsaklarda yaşayan yararlı mikropları artırır. Bunun için meyve ve sebzeleri kabuklarıyla ve birkaç çekirdeğiyle berlikte yemek gerekir.
İyi çiğnemenin yararlan
- Yemeği iyi çiğneyen, az çiğneyene göre, daha az yer-içer. Çünkü besinden aldığı enerjiyi eksiksiz kullanmış olur.
- Karışık yenen yemeğin zararı azalır.
- Sindirim süreci kısalır.
- Mide, pankreas, karaciğer ve bağırsakların işi kolaylaşır.
- Çok daha az enzim (insülin dahil) harcanır.
- Mide, bağırsak, karaciğer, pankreas, bağışıklık sistemi, diyabet, tümör, kanser, alerji, diş, sinir ve ruh hastalıklarından emin olunur.
- Mevcut olan hastalıklar hafifler.
- Şişmanlığın önüne geçilir, v.s.
Büyük alimler uyuşturucu, sigara, alkol bağımlılığı gibi psikolojik, ruhsal ve sinirsel hastalıkların temelinde az çiğnemenin yattığı konusunda hemfikirdir. İyi çiğnenmeyen yemek karaciğer, dalak ve kalp için ağır bir yüktür.
Bu organların durumu ise ruhsal dengeyi doğrudan etkiler. Büyüklerimiz, Büyük lokma alan ve iyi çiğnemeyene delilik isabet eder ‘, derlerdi.
Hazımsızlık, diyabet, mide, bağırsak, karaciğer, dalak ve tüm sağlık problemlerinden kurtulmak için bazen sadece beslenme ve çiğneme alışkanlıklarını düzeltmek yeterli olabilmektedir.
“Her hastalığın temelinde tokluk vardır.” Hz. Muhammed (s a v.)
“Yemek onlar için bir ceza, bir ağ, bir tuzak ve bir pranga olacaktır.”
Hz. Davut (a s.)
“Çok yeme ağacı’nın “hastalık meyvesi’ni nasıl olgunlaştırdığına bakalım.
Normalden fazla yiyen insanın midesi sindirim için daha çok enzime ihtiyaç duyar. Enzim üretmek için çok enerji harcamak gerekir.
Sağlıklı bir insanda mide 200-250 gr. yemeğin birinci hazmını, besine ve hazım gücüne göre değişmekle beraber, 3-4 saat içinde kolayca gerçekleştirebilir, bu sırada kalp de zorlanmadan rahatça çalışır. 2 katı yemek yendiğinde ise, sindirim ve fazlalıkların kısmen depolanması, kısmen dışarı atılması için, kalbin 4-6 kat daha fazla çalışması gerekir. Bu işlem sadece kalbi değil, sindirim, depolama ve boşaltımla görevli organları da yıpratır.
Mesela, bir araba taşlı, bozuk ve dik bir yolda, düzgün yolda harcadığı yakıtın 2-3 katını harcar. Mesafe aynı olsa da harcanan yakıt miktarı farklıdır. Devamlı zorlu çalışmaktan harap olan bir motor gibi, kalp de rızkını çabuk tüketir.
Gençlerin sindirimi daha kuvvetli olduğu için fazla yediğinde, sindirim tamamlanarak fazlalıklar dışarı atılabilir. Ancak fazla yemek alışkanlık halini alırsa bu kuvvet tükenir; atıkların giderek daha az atılmasıyla depolar
oluşmaya başlar. Depolar dolduktan sonra atıklar kanla birlikte dolaşır, kan ağırlaşır, dolaşımı yavaşlar, taşıdığı atıkları dokularda bırakır ve çöplükler oluşur.
Ağırlaşan kandaki atıklar damarlarda birikmeye ve zamanla damarları tıkamaya başlar. Daralan ve tıkanan damarlardaki kan, dokuları yeterince besleyemeyecek kadar azalır. Beslenemeyen dokular beyne “açız!” uyarısı gönderir,- beyin bu çağrıya cevap olarak iştahı arttırır. Bu, insanı daha çok yemeye zorlar,- yedikçe kanda atıklar, dokularda çöplükler ve damarlardaki tıkanıklıklar artar. Kan daha da koyulaşır,- dolayısıyla, dokulardaki beslenme yetersizliği gittikçe daha fazla artar.
Bu kısır döngü devam ederken, insanlarda konsantrasyon, hafıza, düşünme, anlama ve öğrenme yeteneği azalır. Fikir uyur, hikmet ölür, organlar durur, insanî sıfatlar atıkların içinde boğulur, “Yemek onlar için bir ceza olacaktır* sözünün hikmeti ortaya çıkar.
Bazı insanlar fazla yemenin bedelini şişmanlıkla ve beraberinde getirdiği hastalıklarla öderler. Bazıları ise ne kadar yerse yesin, hep zayıf kalır. Onların durumu şişmanlardan daha tehlikeli olabilir. Metabolizma atıkları, toksinler ve katkı maddeleri şişmanların vücudunda yağ olarak depolandığı için, organların tahrip olması kısmen de olsa önlenebilir. Ancak zayıflarda, kan vasıtasıyla dolaşan atıkların bir kısmı, ateş, öksürük, terleme, nezle, kusma, ishal, sivilce, çıban gibi yollarla dışarı atılırken organları ve sistemleri yıpratır. Eklemlerde, kaslarda ve dokularda oluşan çöplükler ise zamanla yanmaya (iltihaplanmaya) ve yanarken yakıcı gazlar ve toksik maddeler oluşturmaya başlar (aynen şehir çöplükleri gibi). Bu şekilde oluşan yakıcı gazlar ve toksik maddeler ağrılara, enfeksiyonlara, cilt hastalıklarına, parazitlerin üremesine, genetik mutasyonlara ve tümörlere sebep olur.
Araf suresi 31. Ayet’te, “Yiyin-için, fakat israf etmeyin, çünkü Allah israf edenleri sevmez, buyrulmuştur.
Peygamberimiz (s.a v.), Allah’a en sevimli olanınız, yemesi en az ve bedenen en hafif olanınızdır.” Ve “… pis boğaz ve göbeği büyük olan Cennete giremez” buyurmuştur. Ancak Allah’tan utanmayı unutan insanları artık ne ayetler ne de hadisler etkilemektedir. Halbuki bu ayet ve hadisler özellikle günümüzde büyük önem taşımaktadır. Genetiği değiştirilmiş ve katkı maddeli ürünlerden kaçınmak neredeyse imkansız hale geldiğinden, az yemek, bugün daha büyük bir zorunluluktur.
Karışık Yemek
Peygamberimiz (s a v.) balık, yumurta, et ve süt ürünlerini birlikte, hatta, bir hayvanın etini başka hayvanın eti veya yağı ile birlikte yememiştir.
Mizaca uymayan veya birbirine uygun olmayıp, hazmı için ayrı enzimler gerektiren yemekler birbiriyle karıştığında sindirilemeden çürür.
Mesela, karbonhidratlar(tahıllar ve unlarından yapılanlar) ile proteinler, süt ürünleri ile balık, birkaç inekten sağılarak karıştırılan süt, karışık et (örneğin, aynı cinsten iki farklı hayvanın eti, bir hayvanın eti ile bir diğerinin yağı, dana ile tavuk eti veya aklınıza gelebilecek herhangi bir et kombinasyonu), balık ile et, karışık yağlar (örneğin, koyun ile tavuk yağı, katı yağ ile sıvı yağ) birlerine zıttır. Bunların parçalanabilmesi için ihtiyaç duyulan enzimler birbirine zıttır.
Bu zıtlık, enzimlerin üretilmesine engel olur ya da üretilen enzimlerin birbirini yok etmesine sebep olur ve yenen yemek sindirilmeden mayalanmaya veya çürümeye başlar. Bu, midede saatler süren bir işlemdir ve bağırsaklarda da devam eder. Yemekten sonra kanda lökositin yükselmesi bu sebepledir.
Çürüme veya mayalanma sonucu oluşan zehirli ve asitli kalıntılar bağırsaklarda yaşayan faydalı mikroplan öldürür, sinir uçlarını zehirleyerek bağırsakların hareketini yavaşlatır ve kabızlık ortaya çıkar. Beslenmedeki hatalar devam ettikçe bağırsak duvarları kanalizasyon boruları gibi zehirli, yağlı atıklarla kaplanır, bağırsaklar genişler, cepler oluşur. Ceplerde dış- kısal taşlar toplanır ve yıllarca orada kalır. Bağırsakların iç zarında yer alan ve görevi zehirli kalıntıları kana karıştırmadan dışarı atmak olan tüycükleri çürütür. Tüycüklerin çürümesiyle kelleşen bağırsaklarda yaralar oluşur. Böylece bağırsakların iç dokuları, faydalı maddelerin yanısıra zararlı, tok- sik maddeleri de kana karıştırır. Zararlı maddeler kılcal damarlardan doku sıvılarına kolayca geçerek hücreye ulaşmaya çalışır. Ancak hücreler, sağlıklı olduğu sürece, zararlı maddeleri içeri almakta direnir. Beslenme hataları devam ettikçe zararlı maddeler hücre duvarına ve hücreyi korumakla görevli mekanizmalara saldırır ve zamanla onları yıpratır. Hücrenin koruma mekanizması bozulunca besinlerle beraber zararlı maddeler de hücre içine geçerek hücrenin fonksiyonunu (enerji ve gerekli maddelerin üretimi) bozar.
Sık Yemek
Hastalıkların temel nedenlerinden biri de alınan besinin tamamen sindirilmesini beklemeden üstüne başka bir yemek yemektir. eski ilmihallerde hazmı tamamlanmamış yemeğin üstüne başka bir yemek yemenin haram olduğu bildirilmektedir.
Sindirim sistemi belli kurallarla çalışır.
Bu kurallara göre, 200-250 gr. miktarında bir yemeğin sindirimi, midede 3-5 saatlik bir süreç geçirdikten sonra ince bağırsaklara inerek tamamlanır. Buna birinci hazım denir. Yemeğin cinsine, miktarına ve özelliğine göre birinci hazmın süresi 6-10 saate kadar uzayabilir. Birinci hazmı geçen besinler bağırsak mukozası ile emilerek kana geçer ve ikinci hazım için karaciğere gönderilir.
Karaciğer, birinci hazımdan gelen protein, karbonhidrat, yağ gibi besin parçalarını daha küçük parçalara ayırır ve bunların bir kısmından kişinin tabiatına uygun yağ, glikoz, enzim, protein, vitamin gibi temel maddeler üretir. Böylece ikinci hazım tamamlanır ve bu temel maddeler kana geçer, kandaki görevli hormonlar vasıtasıyla hücreye ulaştırılır. Kanda gerçekleşen bu işlemle birlikte üçüncü hazım da tamamlanmış olur.
Hücrede şekerden (glikoz) enerji, aminoasitlerden ise farklı proteinler üretilir. Buna da dördüncü hazım denir.
Midede sindirim tamamlanmadan yenen tek bir lokma midede sindirim sürecini bozar. Bu bir lokma, önceki yemekle karıştığında sindirilemediği için mayalanmaya veya çürümeye yol açar; midede yanma, ekşime, gaz ve şişkinliğe sebep olur. Mayalanma veya çürüme sonucu oluşan zehirli ve asitli kalıntılar, ince bağırsaklara inerek sindirilmeden mayalanmaya çürümeye başlar.
Midede sindirim tamamlandıktan sonra, yani 3-5 saat sonra, ikinci bir yemek yenebilir. Ancak 3-5 saat arayla yemek yendiğinde, organizma dört seviyede yoğun bir hazım işlemiyle uğraştığından diğer fonksiyonlarda çok zorlanır ve “Fazla Yemek” bölümünde anlatılan durum ortaya çıkar. İkinci bir besin için birinci sindirimin tamamen bitmesini, yani 6-10 saat geçmesini beklemek gerekir. İkinci veya üçüncü hazımdan sonra yemek, yani günde I- 2 defa yemek (12-24 saat arayla), insan için yeterlidir. İçme konusunda da ölçü aynıdır.
Günümüzde insanlar, özellikle kadın ve çocuklar, günün büyük bir kısmını sürekli yiyerek geçiriyorlar ve bedenlerini çöplüğe çeviriyorlar. Peygamberimiz (s.a.v.) çoğu zaman aç ve susuz dururdu. Hatta üç gece arka arkaya karnını doyurduğu olmamıştır. “Geceleyin veya gündüzün ikişer defa yemek illettir” ve ‘Tokken yemek hem hastalık, hem de haramdır”, buyurmuştur.
O halde en önemli sağlık kuralı ve bütün hastalıklara deva olan yegâne “ilaç” iyice acıkmadan yememektir. Eski hekimler de “Hastalık nedir?” sorusuna “Yediğini sindirmeden yemektir” diye cevap vermiştir.
Yeme ve içmede Sıraya Dikkat Etmemek
Et, yumurta, peynir gibi proteinli yiyecekler midede hazmı uzun süren besinlerdir. Tatlılar ve meyveler midede fazla kalmadan bağırsağa geçerek, birinci hazmını burada tamamlar. Su ise midede vücut ısısına ulaştıktan sonra bağırsağa geçer. Bu sebeple önce su içmeli, sonra birlikte yememek şartıyla, meyve veya tatlı, sonra salata ve yemek yenmelidir. İki çeşit yemek yeniyorsa hafif ve sulu olanı ağır ve kuru olandan önce yemek yenir.(yemeklerinizi size göre ters olsada bu düzene göre yemeye gayret ediniz)
Ibn-i Sina sabah ekmek (karbohidrat), akşam et (protein) yemeyi tavsiye ederdi. Çünkü karbohidrat sindiriminde gerekli enzimler genellikle sabahtan öğleye kadar, protein sindiriminde gerekli enzimler ise genellikle öğleden akşama (21.00) kadar üretilir. Ancak sindirimin tamamlanması için oruç tutulan günler müstesna en geç 19:00’da yemek gerekir.
Yemekten sonra meyve veya tatlı yendiğinde, meyve ve tatlı hazmını tamamlamak için bağırsağa geçemez, midede mayalanır, çürür ve gaz oluşturur. Kur’ân-ı Kerim de de bu sıralamayı görmek mümkündür: “… beğendikleri meyveleri ve arzu ettikleri kuş etlerini dolaştırırlar.” (Vakıa: 20, 21) buyrularak et meyveden sonra zikredilmiştir. Yine, “Ve size manna ve selva indirdik” (Bakara: 57). Burada da helva yani karbonhidrat (manna), bıldırcından yani proteinden (selva) önce gelir.
Yemekten sonra içilen su da bağırsağa geçemez,- mideyi genişletir, mide asidini seyreltip zayıflatır, sindirimi uzatır ve zorlaştırır. Yemek arasında su içmek, daha da karışık bir tablo meydana getirir, çünkü yemekte su içen, yemeği iyi çiğneyemez, tükürük bezleri yeterli miktarda enzim üretemez ve sindirim ağızdan itibaren bozulur. İçilen su mide asidinin seyrelip zayıflamasına, midenin genişlemesine, karaciğer ve dalağın yükünün artırmasına kadar giden sonuçlar doğurur.
Yemekten 1,5-3 saat sonra su içmek daha uygundur. Çünkü mide asidi tamamen kullanılmış ve mide içeriği ince bağırsaklara geçmeye hazır hale gelmiştir. Su içmek için doğru zaman dilimi budur ve bu sırada insanın susaması da normaldir, Araf suresi 31. Ayet te, “…yiyin-için, fakat israf etmeyin …” buyurulmuştur. Bu ayette de “için” emri “yiyin” emrinden sonra gelir. Ancak kuru bir şey yerken her lokmadan sonra bir yudum su içmekte zarar yoktur. Çok susayınca yemekten sonra birkaç yudum su içilebilir.
Bayat ve Isıtılmış Yemekler
Taze sebze ve meyve, güneşten aldığı enerjiden dolayı, besin değeri açısından daha zengindir. Meyve ve sebze pişirilince, güneşten aldıkları enerjiyi ve strüktürel suyunu kaybederek, aslına, yani toprağa ve minerallere dönüşmeye başlar. Suyunu kaybeden sebzenin hacmi azalır, içerdiği mineral oranı artar.
Mineraller vücutta ağır kalıntılar oluşturur ve bu kalıntılar kaslar arasında, dokularda, damarlarda toplanarak onları sertleştirir. Bu sebeple çiğ sebzeyi tercih etmek ve pişmiş sebzeyi az miktarda yemek daha doğrudur.
Yemeği, piştikten sonra biraz soğutarak yemek gerekir. Yemek insanı değil, insan yemeği beklemelidir.
Mikroplar beklemiş yemeğin yapısını değiştirir. Yemek ısıtıldığında ise, yeni kimyasal bağlantılar oluştuğu için, faydadan çok zararı vardır. Isıtılan yemeğin özü ve tadı değişir, hazmı ağırlaşır, hatta imkansızlaşır.
Mikrodalgalar, ısıtılan yemekteki temel besin maddeleri (su, şeker, yağ ve diğer bazı maddeler) tarafından emilir. Dalgalar, bu maddelerin moleküllerini atomik değişime uğratarak yemeği ısıtır. Mikrodalgaların yemek üzerindeki etkisi üzerine yapılmış herhangi bir araştırma yoktur. Ancak su üzerindeki etkisi araştırılmıştır. Yaklaşık %70 sudan oluşan insan vücudu mikrodalgalarla yakın temasta bulunursa, vücudun su molekülleri strüktürel ve enerjetik değişime uğrar. Organizmadaki su strüktürü değiştiğinde, beyin sıvısı, lenf sıvısı, kan ve hücre serumu gibi vücuttaki bütün sıvıların strüktürü değişir. Bu fiziksel ve ruhsal dengesizliğe sebep olur. Yemeklerimizin %50-90’ı sudur.
Peygamber Efendimiz (s.a v.) akşamdan kalan, ertesi gün ısıtılan yemeği asla yemezdi.
ÇOK ÖNEMLİ…..
Yediğimiz çeşitli gıdalar kullanıldıktan sonra kanımızı asidik veya bazik hale getirirler. Sağlıklı ve vücudun dayanıklı kalabilmesi için, yenilen gıdaların kanımızı asit mi, yoksa bazik mi yaptığı bilinmelidir. Gıdaların ekşi veya tatlı olmasının, bunların kanımızı asidik veya bazik yapmasıyla bir ilgisi yoktur.
Sağlıklı kişilerde tüm günlük yiyeceklerin %60-70′inin kanımızı bazik yapıcı, kalan %30-40′ının da (ağırlık olarak) asidik yapıcı olması gerekir. Sinirli kimseler, zayıf kimseler, kemik yapısı zayıf olanlar, çok üşüyenler ve dişleri çürümeye başlayan çocuklar, bazik gıda miktarını daha da fazla yemelidirler.
Şu da önemlidir: Ateşli hastalıklarda bilhassa çocuklara asit (ekşi) meyve suyu (limon, portakal) verilmemelidir. Aksi halde ateşleri devam eder ve hasta, dayanıklılığnı kaybeder.
Grip, öksürük, kulak iltihabı, sinüzitte asidik (ekşi) meyveler hiç yenilmemelidir. Buna karşılık romatizma ve artritte ekşi meyveler faydalıdır. Kanımızı asit veya bazik yapan gıdalar şunlardır :
Kanı Asidik yapanlar :
(Bunlar hastada çok susuzluk yapar) :
– Hububat, peynirler, balıklar, etler, kümes hayvanları, fıstık, yumurta, ham meyveler, bazı ekşi meyveler, pazı, çay, kahve, kakao, margarin ve yağlı meyveler.
Kanı Bazik (Alkali)Yapanlar :
(Vücudun dayanıklılığını artırırlar, susuzluğu keserler): Kayısı, havuç, ıspanak, süt, portakal, üzüm, salatalık, domates, muz, lahana, fasülye, armut,elma, patates, badem, fındık, turp, olgun meyveler, incir, hurma, bakliyat (nohut, fasülye, mercimek).
Bu arada bitkisel yağlar, esmer şeker ve bal, kanı ne asidik ne de bazik yapar.
– Aşağıda ,ekşi veya tatlı ayırımı yapmadan, Sindirildiğinde kanı etkileyen meyvelerin karşılarında yaptığı etki belirtilmiştir.
TADI ASİT OLAN MEYVELER ile/ve TADI HAFİF ASİT OLAN MEYVELER
( * Portakal – Alkali
* Mandalina – Alkali
* Klementin – Alkali
* Greyfurt – Alkali
* Limon – Alkali
* Nar – Alkali
* Ananas – Alkali
İLE/VE
HAFİF ASİT OLANLAR
* Çilek – Alkali
* Domates – Alkali
* Elma – Alkali
* Armut – Alkali
* Şeftali – Alkali
* Üzüm – Alkali
* Kiraz – Alkali
* Kayısı – Asit
* Erik – Asit )
– TADI TATLI OLANLAR
* Hurma – Alkali
* İncir – Alkali
* Tatlı üzüm – Alkali
* Tatlı elma – Alkali
* Muz – Alkali
– YANSIZ MEYVELER
* Karpuz – Alkali
* Kavun – Alkali
– KURUTULMUŞ MEYVELER
* Erik – Asit
* Kayısı – Asit
* Armut – Alkali
* Elma – Alkali
* İncir – Alkali
* Muz (olgunsa) – Alkali
SEBZELER’DE:
– HAFİF UNLU ile/ve ORTA DERECE UNLU ile/ve ÇOK UNLU
( HAFİF UNLULAR
* Kuşkonmaz – Alkali
* Patlıcan – Alkali
* Mantar – Alkali
* Lahana – Alkali
* Karnabahar – Alkali
* Balkabağı – Alkali
* Salatalık – Alkali
* Kabak – Alkali
* Tere – Alkali
* Ispanak – Alkali
* Hindiba – Alkali
* Yeşil Fasulye – Alkali
* Marul – Alkali
* Mısır/Frenk Salatası – Alkali
* Pırasa – Alkali
* Tatlı Biber – Alkali
* Turp – Alkali
* Semizotu – Alkali
* Kuzukulağı – Asit
İLE/VE
ORTA DERECE UNLULAR
* Enginar – Alkali
* Pancar – Alkali
* Havuç – Alkali
* Kereviz – Alkali
* Brüksel Lahanası – Alkali
* Şalgam – Alkali
* Maydanoz – Alkali
* Radika – “Alkali
* Taze Bezelye – Alkali
* Roka – Alkali
* Bamya – Alkali
* Soğan – Asit
* Sarımsak – Asit
İLE/VE
– ÇOK UNLULAR
* Kestane – Alkali
* Patates – Alkali
* Yer elması – Alkali )
– KURU SEBZELER
* Bakla – Asit
* Kuru fasulye – Asit
* Kuru bezelye – Asit
* Mercimek – Asit
* Soya – Asit
YAĞLI MADDELER
* Avokado – Alkali
* Zeytin – Alkali
YAĞLI KURUYEMİŞLER
* Ceviz – Asit
* Fındık – Asit
* Şamfıstığı – Asit
* Amerikan fıstığı – Asit
* Badem – Alkali
TAHIL VE MAMULLERİ
* Yulaf – Asit
* Buğday – Asit
* Beyaz un – Asit
* Mısır – Asit
* Arpa – Asit
* Kepekli ve beyaz pirinç – Asit
* Çavdar – Asit
* Kepekli ekmek – Asit
* Hamur işleri – Asit
* İrmik – Asit
* Mısır unu – Asit
* Yulaf unu – Asit
* Patates nişastası – Asit
ZARARLI OLANLAR
* Kakao – Asit
* Çay ve kahve – Asit
* Baharat – Asit
* Konserveler – Asit
* Şeker ve şekerli maddeler – Asit
* Her tür pasta ve benzerleri – Asit
* Alkol – Asit